Ana Sayfa / Tarihi Hikayeler / 38 – ZORLU YOLLAR VE SOYGUNCULAR

38 – ZORLU YOLLAR VE SOYGUNCULAR

     Cesur yürekli denizi hep sağında tutarak yürümeye devam etti. Çok geçmeden yaşlı uzaklarda kaldı ve her adımında battığı büyük bir bataklığa ulaştı. Dar patikanın her iki yanında pis su birikintileri vardı. Ama karşısına hiç ejderha çıkmadı, böylece yoluna devam etti ve denizin batı kıyısını sınırlayan engebeli dağlık bölgeye vardı. Teker teker dağları tırmandı ve sonunda ayaklarının altında yayılmış ülkeyi görebildiği gri tepenin üstünde durdu. Sonra yürümeye devam etti, ama karanlık dağ vadilerinin içinden, büyük uçurumların kenarından ve keskin kayalıkların altından geçti; ardından ağaçların sık ve uzun olduğu, güneşin neredeyse hiç görülmediği korkunç bir ormana ulaştı.

     Bu ormanda tüm ülkenin korktuğu Eli Sopalı diye anılan bir hırsız dev yaşardı. Bu dev sık sık çobanların sürülerini otlattığı vadilere inerdi, sadece kuzu ve koyunları değil, bazen çocukları ve adamları da kaçırırdı. Çalılara saklanıp yol keserdi ve bir yolcu yoldan geçtiğinde onun üstüne atlar, onu öldürünceye dek döverdi. Theseus’un geldiğini görünce onun için iyi bir ödül alabileceğini düşündü, çünkü onun görünüşünden bir prens olabileceğini tahmin etti. Dev yere uzandı; sarmaşıklar ve uzun otlar onu saklıyordu, büyük demir sopasıyla vurmaya hazır bir şekilde Theseus’u bekledi.

     Fakat Theseus’un keskin gözleri ve iyi kulakları vardı, ne bir yaratık ne de hırsız dev onu gafil avlayabilirdi. Eli Sopalı saklandığı yerden Theseus’a vurmak için çıktığında, genç adam o kadar hızlı hareket etti ki ağır sopa yere vurdu ve hırsız dev tekrar vurmak için sopasını kaldıramadan Theseus devi bacaklarından yakaladı ve onu fırlattı.

     Eli Sopalı yüksek sesle haykırdı ve tekrar saldırdı, ama Theseus sopayı elinden kaptığı gibi kafasına o kadar sert vurdu ki dev artık bir daha ormandan geçen hiçbir yolcuya zarar veremeyecekti. Ardından genç, omuzunda kocaman sopa ile zafer şarkıları söyleyerek ve etrafında başka yaratıklar olup olmadığını keskin gözleriyle kontrol ederek tekrar yoluna koyuldu.

     Theseus yürürken daha fazla ilerlememesi konusunda onu uyaran yaşlı bir adamla karşılaştı. Yaşlı adam ona yolunun üstündeki çam ağaçlarının yakınlarında adında zalim bir soyguncunun yaşadığını söyledi.

“Ona, Çam Eğen denilir; çünkü bir yolcuyu yakaladığında iki uzun çam ağacını yere eğer, tutsağının bir kolunu ve ayağını bir ağaca, diğer kolunu ve ayağını da öteki ağaca bağlarlardı. Sonra da ağaçları bırakıverirdi ve tutsağının bedeninin parçalara ayrıldığını gördüğünde ise zevkten haykırırdı.” dedi yaşlı adam.

“Sanırım, herkesi bu canavardan kurtarma vakti çoktan geldi.” dedi Theseus ve kendisini uyaran yaşlı adama teşekkür etti. Ardından ıslık çalarak çam ağaçlarına doğru yoluna devam etti

     Theseus, çok geçmeden önünde yükselen tepenin eteklerinde soygununun evini gördü. Evin ardında kayalık bir geçit ve sarp bir dağ sırası vardı, önünde ise her türlü nadir bitkinin ve güzel çiçeklerin yetiştiği bir bahçe vardı. Ama çam ağaçlarının tepeleri şanssız yolcuların güneşten ve rüzgardan ağarmış kemikleriyle doluydu.

     Sinis yol kenarındaki bir taşın üstünde oturuyordu, Theseus’un geldiğini görünce elindeki uzun ipi hızla döndürerek ve bağırarak ona doğru koştu:

“Hoş geldin, hoş geldin, sevgili prens! Hanımıza, Yolcuların Doğru Yerine, hoş geldin!”

“Ne tür bir eğlenceniz var? Benim için hazır yere eğilmiş bir çam ağacınız var mı? diye sordu Theseus.

“Hay hay, iki tane! Senin geldiğini biliyordum ve senin için iki tane eğdim.” dedi soyguncu.

     Soyguncu daha konuşurken ipini Theseus’a doğru fırlattı ve onu yakalamaya çalıştı. Ancak genç adam hemen yana doğru zıpladı ve soyguncu üstüne atladığında onun ellerinin arasından kurtuldu ve onu bacaklarından yakaladığı gibi yere indirdi. Bir süre yerde boğuştular, ama bu çok sürmedi, çünkü Sinis genç düşmanına göre çok zayıftı ve Theseus onun arkasına geçti ve onu kendi ipiyle daha önceden eğilmiş ağaçlara bağladı.

“Bana yapmayı düşündün şeyi şimdi ben sana yapacağım.” dedi Theseus.

     Çam Eğen ağladı, yalvardı ve birçok vaatlerde bulundu, ama Theseus onu hiç dinlemedi. Arkasını döndü ve ağaçlar yerden yükseldi; soygununun vücudu parça parça dallarda sallandı.

     Yaşlı Çam Eğen’in ona hiç benzemeyen adında iyi bir kızı vardı. O, evlerinin önündeki bahçede yetişen çiçeklerle ve nadir bitkilerle ilgilenirdi. Theseus’un babasının işini bitirdiğini görünce kız çok korktu ve ondan saklanmak için kaçtı.

“Sevgili çiçekler, beni kurtarın!” diye yalvarmaya başladı. Genellikle çiçeklerle sanki onu anlıyorlarmış gibi konuşurdu. “Sevgili çiçekler, beni kurtarın, yaşadığım sürece bir daha asla yapraklarınızı koparmayacağım ve hiçbirinize zarar vermeyeceğim.”

     O zamana kadar hiç yaprağı bile olmayan bir bitki birden yerden yükselmeye başladı, sopaya ya da çomağa benziyordu. Bu bitki kızı korudu. İnce yapraklı uzun tüylü dalları o kadar hızlı yayıldı ki Perigoune artık görünmüyordu. Theseus onun bahçede bir yerde olduğunu biliyordu, ama dallar kızı o kadar iyi saklıyordu ki onu bulamadı. Bu yüzden ona seslendi:

“Perigoune, benden korkmana gerek yok, çünkü senin iyi ve nazik biri olduğunu biliyorum, ayrıca ben elimi sadece zalim ve kötülere kaldırırım.”

     Kız saklandığı yerden çıktı, genç adamın güzel yüzünü gördüğünde ve onun hoş sesini duyduğunda titreterek onun yanına geldi ve onunla konuştu. O akşam Theseus onun evinde kaldı, genç kız onun için en çok sevdiği çiçekleri topladı ve ona yemek verdi. Sabah güneşi doğudan yükselmeye ve yıldızlar dağın zirvesinde solmaya başladığında Theseus kız ile vedalaştı ve yolculuğuna devam etti. Perigoune ise bahçesindeki bitkilerini yetiştirdi ve çiçekleriyle ilgilendi, ama bir daha asla kuşkonmaz otunu koparmadı ve yemedi. Sonraları bir kahramanla evlenip çocuklara ve torunlara sahip olduğunda, onlara kendisine zor anında yardım eden bu bitkiyi her zaman korumaları gerektiğini söyledi.

     Theseus gitgide sahile yaklaşıyordu ve çok geçmeden sanki dağların dimdik denizden yükseldiği bir yere ulaştı; yüksekte uçurum boyunca ilerleyen dar bir patika vardı. Ayaklarının altında dalgaların kayalara vurdukça çıkardığı sesi duyabiliyordu; yukarıda ise dağ kartalları daireler çizerek uçuyor ve bağırıyorlardı, gri kayalıklar ve kıraç tepeler gün ışığında parlıyordu.

     Theseus hiçbir şeyden korkmadan yoluna devam etti ve sonunda kayadaki bir yarıktan temiz suyun kaynadığı bir yere vardı, patika burada daha da daraldı ve yolun sonunda bir mağara görüldü. Kaynağın yakınında kırmızı yüzlü bir dev oturuyordu, dizlerinde büyük bir sopa vardı. Bu dev insanların geçmemesi için yolu tutuyordu ve denizde devasa bir kaplumbağa vardı; dev gözleri yiyecek için hep yukarıya bakıyordu. Perigoune ona önceden anlattığı için Theseus burasının tüm sahilin korktuğu adındaki soyguncunun yaşadığı yer olduğunu biliyordu. yabancılara ayaklarını yıkatırdı ve onları bunu yaparken onları uçurumdan aşağı evcil kaplumbağasına yemesi için atardı.

     Theseus yaklaştığında soyguncu sopası kaldırdı ve kızgın bir şekilde haykırdı: “Hiç insan benim ayaklarımı yıkamadan buradan geçemez! Gel ve işe koyul!”

     Sonra Theseus gülümsedi ve şöyle dedi: “Kaplumbağan bugün aç mı? Onu beslememi ister misin?” Soyguncunun gözlerinden sanki ateş fışkırıyordu ve şöyle dedi: “Onu besleyeceksin, ama önce benim ayaklarımı yıkayacaksın.” Ve sopasını havada savurdu ve vurmak için hızla ileri atıldı.

     Ama Theseus buna hazırlıklıydı. Ormanda Eli Sopalı’dan aldığı demir sopa ile soyguncunun atağını havada engelledi, soyguncunun silahı elinden düştü ve döne döne uçurumdan aşağı gitti. Öfkeyle dolan Skiron bunun ardından onunla boğuşmaya başladı, ama Theseus çok hızlıydı. Theseus sopasını atıp Skiron’u boğazından yakaladı ve yere indirdi, sonra keskin kayalıklara fırlattı ve uçurumun kenarında onu tekrar yakaladı.

“Yeter! Yeter!” diye bağırdı soyguncu. ”Bırak beni, sen yoluna devam edebilirsin.”

“Yeterli değil!” dedi Theseus ve kılıcını çıkartıp kaynağın yanına oturdu. “Şimdi sen benim ayaklarımı yıkamalısın. Gel ve işe koyul!”

     Sonra korkudan yüzü solan Skiron onun ayaklarını yıkadı.

“Ve şimdi, diğerlerine yaptığının aynısını ben de sana yapacağım” dedi Theseus ve görev sona erdi.

     Havaya bir çığlık yayıldı ve yukarılardan dağ kartalları da buna cevap verdi; aşağıda su yükseklere sıçradı ve kaplumbağa korkudan kaçtı. Sonra deniz haykırdı: “Benim böyle vahşi bir yaratıkla işim yok!” ve büyük bir dalga Skiron’un vücudunu sahile vurdu. Ama Skiron’un bedeni karaya değer değmez, kara haykırdı: “Benim böyle vahşi bir yaratıkla işim yok!” ve aniden bir deprem oldu, Skiron’un bedeni tekrar denize düştü. Denizin öfkesi daha da arttı, fırtına başladı, sular kabardı, büyük bir güçle dalgalar vücudu havaya kaldırdı, eğer hava ona bir yer vermeye tenezzül edip onu kocaman kara bir kayaya çevirmeseydi, bugün bile hala havada asılı duruyor olabilirdi. İnsanların Skiron’un vücudu olduğunu söylediği bu gri, iğrenç ve metruk kaya halen görülebilir; içte biri suyun altında, diğer üçte biri kumlu sahilde, son üçte biri ise havada görülmektedir.

Bir önceki yazımız olan 37 – THESEUS TAŞI KALDIRDI VE KILIÇ VE TERLİKLERİ BULDU başlıklı makalemizde Aitra, Kral Pitheus ve Theseus hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica