6 – SEL

adında bir adam vardı ve o Prometeus’un oğluydu. Sıradan bir insandı, babası gibi bir Titan değildi ama iyi davranışlarıyla ve dürüstlüğüyle her yerde bilinirdi. Karısının adı idi ve insanoğlunun en hoş kızlarından biriydi.

Zeus, Prometeus’u Kafkas Dağları’na zincirledikten ve insanoğlunun hastalık ve endişeyi gönderdikten sonra insanlık çok kötü hale geldi. Artık ev inşa etmiyorlar, sürülerini dolaştırmıyorlar, barış içinde yaşamıyorlardı; herkes komşusuyla kavgalıydı, ne kanun ne de güvenlik vardı. Olaylar Prometeus insanlığın arasına gelmeden öncekinden bile daha kötüydü ve bu da tam Zeus’un istediğiydi. Günden güne dünya daha kötü bir yer oldukça Zeus’a bu kadar çık kan görmekten ve çığlık duymaktan sıkıntı geldi.

“Bu insanlar baş belasından başka bir şey değiller. Mutlu ve iyi oldukları zamanlarda bizden daha iyi olabilirler diye korkuyorduk ve şimdi o kadar berbat bir durumdalar ki artık daha kötü bir tehlikenin içindeyiz. Onlara yapılabilecek tek bir şey var, o da onların her birini yok etmek.” Dedi kudretli topluluğuna.

Ve dünyaya yağmur fırtınası gönderdi, günlerce gecelerce yağmur yağdı, denizler doldu ve karaların üstüne taştı; ilk önce düzlükleri su kapladı, sonra ormanlar, sonra tepeler. Fakat aşağıdan deniz yukarıdan yağmur gelirken insanlar hala savaşıyor ve hırsızlık yapıyordu.

Sadece Prometeus’un oğlu Deukalion böyle bir fırtınaya hazırdı. Diğer insanların yaptığı yanlışlıkların hiçbirini yapmamıştı ve onlara sık sık kötü davranışlarına bir son vermezlerse kıymet gününün geleceğini söylemiştir. Her yıl bir kez Kafkaslara zincirlenmiş babasıyla konuşmak için gideri.

“Zeus’un insanoğlunu dünyadan silmek için sel göndereceği o gün eliyor. Hazır olduğuna emin ol evladım.” Demişti Prometeus.

Böylece yağmur yağmaya başladığında Deukalion kendi yaptığı kayığını korunağından çıkardı. Karısı Pyrrha’yı alıp yükselen sularda ilerlemeye başladı. Günlerce kayık bir o yana bir bu yana savruldu. Su ağaçların tepesine kadar yükseldi, sonra bir şey göremiyorlardı ve herkesin boğulduğunun farkındaydılar.

Bir süre sonra yağmur durdu, bulutlar çekildi, mavi gökyüzü ve altın sarısı güneş yeniden tepede gözüktü. Su hızlı bir şekilde çekilmeye başladı. Sonraki gün kayık Parnassos Dağ’nın tepesine sürüklendi ve ikisi kuru toprağa adım attılar. Her yerin kuruması, toprakların yeşile ve çiçeklere bürünmesi ve ağaçların yaprakalrını rüzgara bırakması çok az zaman aldı. Her şey selden öncesinden bile daha güzeldi.

Fakat Deukalion ve Pyrrha çok üzgündüler, çünkü başka hiç kimsenin hayatta kalmadığını biliyorlardı. Sonunda dağdan aşağı düzlüklere indiler, kocaman dünyada yalnız kaldıklarından başkalarına neler geleceğini merak ediyorlardı. Ne yapmaları gerektiğini düşünüp konuşurlarken arkalarından bir ses duydular. Döndüklerinde yukarıda kayanın üstünde duran bir prens gördüler. Uzun boylu, sarı saçlı, mavi gözlü biriydi. Kafasında ve ayaklarında kanatlar vardı, elinde yılanların dolandığı bir altın değnek tutuyordu. İlk bakışta onun Kudretli Varlıkların ulağı Hermes olduğunu anladılar ve onun konuşmasını beklediler.

“Dilemek istediğiniz bir şey var mı? Diye sordu. “Bana söyleyin ve istediğiniz her şeye kavuşun.”

“Her şeyden önce bu toprakları tekrar insanlarla dolu görmek istiyoruz, çünkü komşular ve arkadaşlar olmadan dünya gerçekten çok ıssız bir yer” diye cevapladı Deuklaion.

“Dağdan aşağı yürüyün ve yürüdükçe omzunuzun üstünden arkanıza annenizin kemiklerini fırlatın.” Dedi Hermes ve yükselip kayboldu; bir daha görülmedi.

“Ne demek istedi?” diye sordu Pyrrha.

“Kesinlikle bilmiyorum. Fakat biraz düşünelim. Tüm bu canlı varlıkların kaynak bulduğu Toprak annemiz değil de kim öyleyse? Annemizin kemikleri demekle neyi ima etti ki?”

“Belki de taşları ima etmiştir. Hadi dağdan aşağı inelim ve yürüdükçe önümüze çıkan taşları toplayıp omzumuzun üstünden arkaya doğru atalım” dedi Pyrrha.

“Biraz gülünç olacak ama yapmakta bir sakınca yok ve ne olacağını göreceğiz” dedi Deukalion.

’nın dik yamacından aşağı yürüdüler ve yürüdükçe taşları toplayıp omuzlarından geriye attılar ve gariptir ki Deukalion’un attığı taşlar yetişkin, güçlü ve yakışıklı adamlara; Pyrrha’nın attığı taşlar yetişkin, sevimli ve hoş kadınlara dönüştü. Düzlüğe ulaştıklarında kendilerini hizmet etmeye hazır soylu insan topluluğunun liderleri olarak buldular.

Deukalion kral oldu ve onarı evlere yerleştirdi, toprağı sürmeyi ve yararlı şeyler yapmayı öğretti; topraklar selden önce yaşayan halktan daha mutlu ve iyi olan insanlarla doluydu. Deukalion ve Pyrrha’nın oğlu Helen’in doğumundan sonra ülkeye Hellas adını verdiler ve bu ilkenin insanlarına Helenliler denildi.

Günümüzde biz bu ilkeye Yunanistan diyoruz.

Bir önceki yazımız olan 5 - İNSANOĞLUNUN ARKADAŞI NASIL CEZALANDIRILDI başlıklı makalemizde , ve hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica